Monday, June 17, 2013

İstanbul'un karne günü

Tire'deki nikahın ardından, sabah döndüğümüz İstanbul'da kapkara bir gökyüzü karşıladı bizi. Hiç şaşırmadım. Her geri dönüşte illaki grilere bürünür bu şehir. Durduğum yerden bakınca ege ile arasında sert bir kontrast var demek pek abartı olmaz. Dolayısıyla bir gün uzaklaşmanın bile iyi geldiğini söyleyebilirim. Derin bir nefes aldım. Takvim okulların kapanacağı güne denk gelmemiş olsa bir kaç gün Bodrum'a kaçmayı bile düşünmüştüm.

Tire'de yağmur bulutları yerini berrak bir havaya bırakmıştı.
Duru, karne almasıyla birlikte günün geri kalanını kendine ait ilan edince ne yapabiliriz diye düşündük. Oysa Duru çoktan programını yapmıştı bile. Bizi bir dertten kurtardığı için mutlu oldum, çünkü çığlıkların yankılandığı okul koridorunda değil konuşmak, düşünmek bile imkansızdı. İlkokul öğretmenlerine buradan yüksek sabırlar diliyorum. Konumuza dönecek olursak, Duru'nun planına göre arkadaşı Zehra'nın annesi aranıp izin alınacak ve sinemaya gidilecekti. İzleyecekleri filmi bile seçmişlerdi.

Cevahir Alışveriş Merkezi'ne gidiverdik. Araya sıkıştırmak gerekirse, Duru ve yeğenim Deniz dışında beni AVM'ye sokacak başka bir kuvvet olmadığını söyleyebilirim. Ne yazık ki İstanbul'da sinema izlemek için AVM'lere gitmek zorunda bırakılıyoruz. Sadece sinemalar değil, oyun parkları, bowling salonları ve hatta lunaparklar bile bu soğuk mekanlarca yutuluyor. Çocukların eğlenmek, oyun oynamak için oraları tercih etmesine şaşırmamalı. Filmden evvel, aynı AVM içinde yer alan eğlence merkezine indiğimizde ise şehirde lunapark kaldı mı acaba diye düşündüm. Tek bildiğim Küçükçiftlik Park'ta idi ve orası da konser alanı olarak düzenlenince kaldırılmıştı. Bir de taksi şoförünün söylediğine göre Kağıthane'de varmış.

Bu kare bizlere nelerin reva görüldüğünün kanıtı gibi.
Bina İstanbul'daki lunaparkların hepsini yutmuş sanki.

2 saat kadar o oyun senin, bu stand benim koşturduktan sonra Duru ve Zehra filmi izlemek üzere salondaki yerlerini aldılar. Yanlarında olmamızı istememişlerdi. "Beraber takılmak" istiyorlardı. Eh artık bu yaşlar için kabul edilebilir şeyler bunlar. Sanırım Hülya da kızıyla ilgili yeni şeyler görmek ve öğrenmekten memnundu. Şaşkınlık ve sevinçle bana dönüp "Görüyor musun şunları?" "Beraber takılmak mı?" gibi kısa sorular sorup durdu. Duru sanki bir günde büyümüştü. Mısır ve kolalı içeceklerini de ellerine tutuşturup fuayeye çekildik. Bu süre zarfında özel işlerini halletmesi gerektiğinden Hülya yanımdan ayrılınca, salonun kapısını gören bir yerde oturdum.

Tekrar eden sesler, anonslar ve insan rabarbalarını dinledim. Şehirli insan için reva görülen bu soğuk duyguyu tattım. Kafamı çevirip baktığım hiç bir şeyden hoşlanmadım. Her yer beton, plastik ve çirkinliği ışıklarla makyajlanmaya çalışılmış, temas etmeyen yapay bir dünya. . İki saat boyunca (işlerini bitiren Hülya da sonlara doğru bana katıldı) oturduğum yerden gördüklerimi 3 dakikalık bir “hap” filme sıkıştırdım. Baştan söyleyeyim bünyeye iyi gelmiyor. Tire (Ege) nire, bura nire...

Sunday, June 16, 2013

Tire küçük bir yer

Taksim Gezi Parkı gündemine biraz ara verip İzmir'e uçtuk sabahın köründe. Sebep? Çok sevdiğim arkadaşlarım Handan ve Mehmet'in Tire'deki düğünlerine katılmak için. Akşam Tire'de kalınıp sabah erkenden İstanbul'a geri dönülecek. Neden? Çünkü Duru'nun da karne günü... Bu gel-git yaratan gündemde belki biraz kafam dağılır diye düşünmüştüm. Fiziksel olmasa da psikolojik olarak kendimi yorgun hissediyordum. Her gün meydana çıkmamış olsak da gündemi sosyal medyadan takip etmek bile insanı epey yoruyor. Burada bir parantez açmalıyım ki, Hülya'nın her gün meydana çıkmayı, kısa sürelerle de olsa orada bulunarak Gezi'nin havasını solumak istediğini biliyorum. Bu eylem, evde uykuya yenik düşmenin bile oradakileri yalnız bırakmak demek olduğuna inandıracak kadar güçlüydü. Kapa parantez.

Handan ve Mehmet'in bu mutlu günlerinde onları yalnız bırakmadık / 13062013

7:30 İzmir uçağına yetişmek için vaktimiz vardı. Hep de olmuştur. Neden? Bu yola çıkma, bir yerlere yetişme konusunda, insanı gıcık edecek denli tez canlıyımdır de ondan. Hep "bir sorun çıkabilir!" payı vermeli diye düşünürüm. Ne bileyim evde bir şey unutulur, lastik patlar vs. Öyle ya arabanın çalışıp çalışmayacağı bile garanti değil. Neyse ki sorunsuz çalıştı. Havaalanına doğru yola çıktık, epey yol katettikten sonra (Merter’e varmıştık!) evde unuttuğum telefonum için geri döndük ve tekrar yola çıktık...

Tire, küçük bir yer olmasına karşın zamanımız elvermediğinden dolaşıp fotograf çekemedim

Bu iki kere yola çıkma durumunun bende yarattığı sıkıntıyı, serin havaya rağmen terliyor olmamdan anlıyorum. Bunu neden söyledim, çünkü evden direkt düğüne gidiliyor mantığıyla çıktığımdan, üzerimdeki gömlek ve ceketin bir alternatifi yok. Zaten ceketten de pek memnun değilim. Ceket kavramının kendisini sevmem ama mecbur giyilecek... Bizim Püskül'le (7) yaşıt olmalı. En azından öyle hatırlıyorum. Geçen bir başka arkadaşımın düğününde giymeden evvel bıraktığım kuru temizlemeci söylemişti, leke sandığım izler tamamen kumaşın eskimesindenmiş. Elim mahkum başka ceketim yok. Bir önceki düğünden yoğurt lekesiyle süslenmiş olsa da dert değil, ıslak mendil işi çözüyor. Amma terledim ha..

Bir başka sıkıntı, yer ayırtmak üzere, oteli aradığımda üzerime oturdu. Yola çıkmadan önceki gece, resepsiyonda çalışanla aramda geçen diyalog, bu terleme halinin bir başka sebebi olabilir:

- İki kişilik odamız var tabi. Peki kiminle kalacaksınız?

- Neden sordunuz?

- Eşinizle mi kalacaksınız?

- Size ne?

- Eşinizle mi geliyorsunuz?

- ...

Odayı ayırttım ama hoşlanmadım tabi böyle bir durumdan. Mehmet'i (damat) aradım hemen üstüne. "Tire küçük bir yer." dedi, O'na göre sorun yok, illaki kalacak bir yer ayarlanır merak etme diye beni teselli etti. Yine de üzerimdeki sıkıntı kalkmadı tabi. Ter olarak atıyor olmalıyım.

Tire'ye ulaştığımızda Mehmet ile buluşmak için 15 dakikamız vardı. Kalacak yer meselesini kendi evini açarak çözmeyi planlıyordu zannımca. O gelene dek takı almak üzere üzere etrafı dolaştık. Girdiğimiz kuyumcuda da bilmediğimiz bir uygulamaya şahit olduk. Klasik olarak altın takacağız da, kuyumcu "üstüne isim yazalım mı?" dedi. Bunun için yuvarlak bir etiket kullanıyorlar. Altının ortasına yapıştırıyor üstüne de tükenmez kalemle isim yazıyorsun. Merak edip nedenini sordum. "Tire küçük yer" diye başladı. "Çeyrek takanla, çeyreğin çeyreği bir mi? söz olur laf olur diye bu yolu tercih ediyorlar" diye bitirdi. Üstümde, üzerinde birilerinin adı yazan altınlar olsun istemezdim doğrusu. "Yazma kardeşim!"

Mehmet'in de gelmesi ve araya girmesiyle, odamıza yerleştik. Duşla birlikte stresimi de attım üzerimden. Yol boyunca hırpalanmış ve kirlenmiş gömleğimi giyemezdim artık. Gömlek ve hatta ceketi pekala buradan halledebilirim diye düşündüm. Nitekim öyle oldu. Tire sahiden küçük bir yer! O kadar dolaştıktan sonra insan, yine tanıdığı bir markanın mağazasına gidiyor. Algıda seçicilik buna denir. Meydanda havuza bakan bir Sarar mağazası bulduk. Bildiğimiz mağaza konsepti değil tabi. Ayakta görmeye alıştığımız mankenler koltukta oturuyor. Aralarında gazete okuyan emekli bir amca. Göz ucuyla televizyona bakıyor. Sanki mankenlerle toplantı yapıyor. Çayı önünde. Televizyonda başbakan konuşuyor. Konu yine Gezi... Bizi karşılayan amca da yüksek ihtimal emekli. Pek güler yüzlü. Nereden geldiğimizi öğrenince "torunlarımı da getirivereydiniz!" dedi gülerek. Oranın sahibiydi. Neyse, durumu anlatıp önce siyah ceket istedim, bej, gri ne varsa çıkardı. Pek beni dinlediğini sanmıyorum. "Siyahı yok mu?" diyeyineledim ama önce kahve rengi, ardından hooop lacivert bir ceket çıkardı... Ballandıra ballandıra övüp durdu. Denettirdiği gömleklerin de hiçbirini ben seçmedim. Arada "Ohoo sen gizli şişkolardansın!" diye iltifatlar da yaptı. Nihayetinde ceketi, lacivert bir gömlekle takım etti, onayımızı aldı. Bir de üstüne indirimini yaptı. Sonra da "Şimdi çık mağazadan, karşıdaki taksilerin arkasında paramatik var, çekiver paranı, nakit öde. Karta marta komisyon vermeyem" dedi. Ödememizi avuç içine yaptıktan sonra dinlenmeye odamıza çekildik.

Bu bahaneyle yeni bir gömlek ve ceketim de oldu.

Düğünün yapılacağı alana giderken bindiğimiz taksi, yarı pansiyon olarak hizmet verecek denli dekore edilmişti. İçerisi mis gibi kokuyordu. Sağa sola raptiye ile tutturulmuş tüller, ışıklar ve oyuncaklar arasında "Büyükbaba" biniverdi şoför mahalline. İlk işi kartını vermek oldu. Biz uyurken gök delinmiş, akşam düğüne yağmur inerse arayın gelip alsın içinmiş. Dikiz aynasında torunları olduğu belli 3 vesikalık vardı. Koltuklara serili kilimler, süsler ve işlemeli perdeleri incelerken düğünün yapılacağı zeytinlik alana da gelmiş bulunduk.

Handan Mehmet 13062013
Her detay çok güzeldi.

Bu kadar detaydan sonra gelelim düğüne. Zeytin ağaçlarının altında çok naif süslenmiş masalarımıza oturduk. Yağmurdan sonra pırıl pırıl bir akşamüstüydü. Bu berrak havada Handan ve Mehmet'in seçtiği müzikler, kuzey ülkelerindeymişiz gibi his yarattı. Çok huzurluydu. Cam bir kürenin içinde her şeyden yalıtılmışçasına uzaklaştım pek çok düşünceden. Ege'yi kokladım, insanların yüzlerine baktım. Bu coğrafyada yaşamayı istediğime bir kez daha inandım.

Bilinen düzenin aksine gelin ve damat alana gelenleri bizzat karşıladılar ki bazılarının "adet mi değişti?" diye sorduklarını da duydum. Unutmadan söyleyeyim; servis edilen mezeler ve yemekler çok güzeldi. Kesinlikle rakıya çok yakışacak bir tabakla başlandı. Rakı yerine limonata vardı ki sunumu ve ortama kattığı tat nefisti. Bence çok güzel düşünülmüş. Davetlilerin çoğu kendi geçmişinde, içinde limonata bulunan bir anısını anımsamıştır, eminim.

Mehmet'in tasarlayıp, elde yaptıkları kasalarda limonatalar
Limonata özel bir detaydı.
Şahsi fikrim bu mezelerle rakı iyi giderdi. :)
Handan ve Mehmet
Gelin ve damat
Tire dışından gelen çoğu insan gündemden bir türlü kopamadılar. Ben dahil...
Tireli misafirler

Çoğu insanın telefonlarına bakarak ülkeyi takip etmelerinden anladım ki gündemden çok da kopamıyoruz. Bahsettiğim misafirler Tire dışından gelenler. Yaş ortalamasının yüksek olduğu diğer masalar ise mobese denli yeni insanları izlediler. Ortamın romantizmine kapılıp bir iki kez birbirimizi öptüğümüzde de üç ayrı masanın gözlerini üzerimizde hissettim. Kesinlikle Tire küçük bir yer...

Not: Tire ile ilgili bir bilgiyi Handan ve Mehmet, nikah için hazırladıkları sitelerinde paylaşmışlar. Tık tık.

Monday, June 10, 2013

Okur-yürür

Malumunuz Galata'dan Bebek'e taşındığımdan beri araba kullanmıyorum. Sokakta çürümeye terkedilmiş gibi öylece duruyor. Unutmadan gidip arada kontak açmalı ki aküsü filan boşalmasın. Bebek'e taşınalı 5 ay oldu; dolayısıyla benim düldülün çalışıp çalışmayacağından artık pek emin değilim.

2004 yılından beri kullandığım araba artık sokakta yatıyor

Bu beş ayda net olarak 1000 TL otopark, 1500 TL benzin parasından tasarruf ettim. Gün içinde, nadir de olsa kısa süreli duraklamalar, köprü ve otoyol geçişleri gibi kalemleri de küsurat hanesine yazıyorum. Geçen sene kesilmiş iki cezayı da masrafa yazalım. Allahtan kaza filan gibi şeyler olmadı. Yaşlı olduğu için çıkardığı yüklü masrafları onun hatırına muaf tutayım. Sadece geçenlerde biri, arabasını kaydırmak suretiyle park halindeki arabamın kapısına imzasını atmış. Ne diyeyim araban varsa derdin var. Neyse, yukarıda saydıklarım işin maddi tarafı.

Geçen sene dudak uçuklatan masraflar çıkarmıştı.

Yola çıkmadan önce trafiğe göre güzergah belirlemek ve bunun için belediye kameralarını izlemek, mesai sonuna eklenmiş ekstra bir iş. Yolların durumuna göre ofiste fazladan bir saat kalmak gibi bir tercihi de kullandığım çok olmuştur. Farklı bir lokasyona gideceksem park yeri bulur muyum tedirginliği de cabası. Annemleri ziyaret edeyim düşüncesiyle Bebek'te 3 tur atıp park yeri bulamadığım ve daha önce yaşadığım evlere döndüğüm çok olmuştur. Hatta bir gün ofis etrafında park yeri bulacağım diye 12 km tur atmışlığım da vardır. Bu da işin zaman kaybı.

Hikayenin bir de sağlık tarafı var ki, detaya girmeye gerek yok. Trafiğin yarattığı sinir, stres araba kullanmayınca otomatikman ortadan kalkıyor. Toplu taşıma araçlarını kullanmak zaten ayrı bir eziyet. Benim şansım yaşadığım yerler ile çalıştığım yerler her daim kuş uçumluk mesafede olmuştur. İş arkadaşım Özkan gibi her gün Beylikdüzü'nden Levent'e geliyor olsaydım yazının içeriği farklı olurdu. Şehrin dışında oturup çalışmak için merkeze gelmeye mecbur olmak da sistemin ayıbı bana göre.

Akşamları yürüyüş güzergahım.
Her akşam ofisten çıkıp aşağı yukarı 35-40 dakikada eve yürüyorum. Normal bir akşam trafiğinde arabayla daha önce Levent-Galata arası harcadığım zamana eşit. Hatta yürüyerek araba sollamak da çok eğlenceli. Ara sokaklarda özenle bakılan bahçeler, çiçek sulayanlar, köpeğini gezdirenler, sokak kedileri ve semte iyice yerleşmiş papağanları görüyorum. Direksiyon başında kolaylıkla ıskalanan şeyler. Kaldı ki, araba kullanırken kitap da okunamıyor.

Hiçbir zaman iyi bir okur olmadım, ama ofis-ev arasındaki yürüme mesafesinde 3. kitabımı bitirmek üzereyim. Ayaklarım yolu ezbere bildiğinden kendimi hikayeye iyice teslim edebiliyorum. Sadece köşelerde, yol karşısına geçerken ve karşıdan gelenler için kafamı sayfalardan kaldırıyorum.

ilk ikisi yürürken tamamlanan kitaplar 3. bitiyor ve sırada 4.sü var

Bu anlarda çevredeki konuşmaları duyuyor tek cümlelik hikayelerini dinliyorum. Bunları da not almaya başladım. Gündemle ilişkili olan birkaçını paylaşıp bu yazıyı bitirmeli:


Telefondaki arkadaşıyla konuşan adam:
- Gelemem... Metroya çıkıyorum... Taksim’e... He valla...



Kendi kendine ve bir makamla mırıldanan çocuk:
- Her yer Taksim, her yer direniş!




Köşeden çıkan kadın hem cinsine gülerek:
- Diren Aydancım, eninde sonunda ayağına kapanacak...



Artık 4. kitaba başlamak için sabırsızlanıyorum.

Wednesday, May 15, 2013

Az olmak, az almak, azalmak...

Güzel bir akşam üstü. Bebek Parkı'nda Hülya ile çimlere uzanıp günün tadını çıkarıyoruz. Okumayı çok sevdiği dergilerinden birini okuyor. Ben de etrafı izleyerek notlar alıyorum. Kuşlar, köpekler, insanlar bir aradalar. Çocuklar kuşları kovalıyorlar, parkın köpekleriyse tasmalılara merakla yaklaşıyor. Dondurmasını yiyen, kahvesini içen yetişkinler. Yarın Pazartesi olmayacakmış gibi dingin bir pazar öğleden sonrası. Zaman yavaş akıyor. Bir süredir hissettiğim gibi.

Pazar akşam üzeri parkta çimlere uzanmak iyi geldi.
Hülya kimbilir hangi öyküde kayboldu
Çimlerin tadını çıkaran parkın köpekleri
O.Gönenç'in "Bodrum'da Yeniden" kitabını bitirirken
İyi bir okur olmadığımı bilmiyorum. Konu gitmekle alakalı olunca kitaplar da beni buluyor.

Akşamları iş çıkışında yürüdüğüm yolun tadını çıkarıyorum epeydir. Koşturmadan, krampsız, sakin sakin. Güneyin yavaş akan zamanına ayak uydurmaya bir yerden başlamak lazım. İki coğrafyanın hayat ritmi birbirinden çok farklı. Haliyle bazı şeylerden vazgeçmek, azalmak, biraz da bir avuç kalabilmek gerek. Aslında taşınmalarım esnasında, belki zamanı yavaşlatarak değil ama eşyalarımı azaltarak bir adım attım sanırım. Eskimiş, sırf bir anısı var diye bir köşede duran şeylerden vazgeçtim. Sen anmadıkça o cansız objenin kendi kendine yaşattığı bir şey yok. İhtiyacım olduğunu sanıp aldığım pek çok şeyden kurtuldum, kurtulmaya da devam ediyorum. Mesela İkea'ya, sahiden ihtiyacı olan şeyi almak üzere gidip, gereksiz eşya, ürün her ne ise alıp çıkan çok kişi tanıyorum. Ben de buna dahildim. Tersini yapabileni pek duymadım doğrusu. İki sene evvel Galata'ya taşınırken yatak, masa ve gardırop almıştım o da ihtiyacım olduğundan. Giyim kuşamla da ilgili alışverişi epey azalttım. Mesela sabah yürüyüşleri için aldığım ayakkabıyı saymazsam en genç ayakkabım 3 yaşında. En yaşlısı ise 10.

Yürüyüş güzergahım. 4 Levent-Bebek arası yaklaşık 40 dk sürüyor.
Artık bu trafiğin içine girmiyorum
Yürüyüş yolum üzerinde ana yollara yaklaşınca trafik artıyor
Nihayetinde, eşya sorumluluğu gibi bir şey sahiden var. Bir nevi bağımlılık. Tatile çıkarken ütüyü fişten çektim mi sorusu net bir kanıt bana göre. Muslukları kapattım mı?, Alarmı kurdum mu? vs vs. Peki yolun sonunda bir haftamızı geçireceğimiz yere geldiğimizde ne değişiyor da tatillerde mutlu oluyoruz? Herhalde eşyalarından sorumlu olmadığımız yerlerde yaşamakla alakalı olsa gerek. Düşünün, TV yok, ütü yok, playstation yok, sulanacak bir oda dolusu menekşe yok. Ne onlarca t-shirt, ayakkabı vs var ne de dolaba stoklanmış son kullanma tarihinin bitmesini bekleyen barkotlu yiyecekler var.

İyi de, gideceksem ve temelli yerleşeceksem, oralara dımdızlak mı gideceğim?
Geçen hafta bir akşam üstü yemiş almak üzere ilkokul arkadaşım Feyyaz'ın yanına gittim. Lüks araba ve müşterilerinden geçit vermeyen Lucca'nın hemen sırasındaki kuruyemişçiden bahsediyorum. Ayaküstü sohbet ettik. İstanbul dışına taşınmak vs derken söz, 15 yıl evvel diş tedavimi yapmış olan Halit Bey'e geldi. Onun şehirden gittiğini biliyor, ama hikayesini bilmiyordum. Göcek'te havalı bir ev yapmış. Feyyaz'ın tabiriyle köşk. Orada da müşterilerinin gelip kendini bulacağını, yeni müşterileri olacağını düşünüyormuş. Bir dönemin iyi diş doktorlarından olunca "doğru!" diyor insan. Fakat işler pek istediği gibi gitmemiş. Buradaki bütün konforunu, koşullarını oraya götürmesine rağmen kimya tutmamış, dönüvermiş İstanbul'a. Halit Bey'i bulup konuşmak, hikayesinin tamamını dinlemek isterim. Lakin benim anladığım o ki, bulunduğu yere uymak yerine, her şeyi kendine uydurmaya çalışmış. Bölgenin bünyesi de onu kabul etmemiş sanırım.

Başa dönecek olursam, şu an yaptığım, zamanı yavaşlatmaya çalışmak. Eşyalardan, alışkınlıklardan kurtulmak sandığım kadar zor değilmiş. Kendi iç sesimi dinledikçe zaman da yavaşlayabiliyor. Vapur kaçarsa kaçsın, denk gelmedi işe gecikeceğim varsın biraz geç kalayım. Yetişmek üzere çıkılacak yola biraz daha erken düşeyim. Yetişemezsem de yetişemem ne yapalım. Zaten sona bu kadar hızlı koşulur mu?

Wednesday, April 17, 2013

Gündüz birası / Pejmurde

Mimar Sinan Üniversitesi rıhtım arkadaşlarımızla sık sık bir araya geldiğimiz bir yerdi.

Güzel bir öğlen güneşinin altında keyifle muhabbet ediyoruz. Yaş 22-23. Okulun rıhtımında hayal kurmak için her koşul oluşmuş vaziyette. Hava güzel, ışık güzel, gazozlar soğuk, güneş gözlükleri takılmış. Hani oracığa yayılıp hiç konuşmasak da olurmuş ya neyse. Konu da, 60 yaşımızda neyiz, nerede ve ne olacağız... Dürüst, yalın ve elbette gerçekleşebilecek hayaller kuruluyor. Biri teknesinde yaşamak istiyor. Öteki, güneyde evinin bahçesinde torun seviyor. Diğeri, mümkün olursa Avrupa'da olmalıyım diyor. Beriki, çiftlik evinin bahçesiyle uğraşıyor. Bana sıra gelene dek duyduğum tüm senaryolar güneş ile birlikte iyice gevşetiyor hepimizi; ağızımızın suyu akıyor.

Ya tersi olursa düşüncesi nasıl gelip aklıma oturdu bilemiyorum ama benim hikayem, omuza alınmış parlak kumaştan eski bir Adidas eşofmanla canlandı kafamda. Topuklarına basılmış çok eski bir ayakkabının içinde ayaklarım. Saçlarım uzamış ve sanki kendim kırpmışım gibi düzensiz, karmakarışık. Zaten pis gibi de, iyice yağlanmış. Yüzümde 4-5 günlük sakal. Hikayeye biraz daha detay katmak için alkol koktuğumu bile söyleyebilirim. Üstelik daha sabahın 11'i filan herhalde. Bakkalın önündeyim. "Osman be, bi bak be!" diye seslenirken, boğazımdan çatallaşarak çıkan sese şaşırıyorum. 60 yaşındaki ben bayağı berbat görünüyorum. "Osman be, bi bira be!" diye bir daha seslenirken bakkaldan içeri girmeye korktuğumu da fark ettim. Oysa Osman nasıl biri bilmiyorum. Hiç görmedim. Zaten o da birkaç ısrarlı seslenişime rağmen dışarı çıkmaya tenezzül dahi etmedi. En son yalvarır denli "Osman be..." deyince, bakkalın duvarlarına çarpa vura "Siktir git!.." diye sesi yankılandı. "Yiyivercen şimdi sopayı. Manyak mıdır nedir? Sana mı çalışıyom ben burda?" Bunun üstüne bir daha Osman diyemedim. Geri dönerek Bodrum'un dar sokaklarında küçülüp yok oldum.

1995 Fındıklı



Bu yazıyı yazarken canım bir bira çekti ki sormayın.

Bodrum'a gidip geldikçe ve orada yaşayanların anlattıklarından daha da iyi tanıdıkça hikayenin alternatif bir sonu olması gerekti. 95'te adını andığım Osman, ben 60'larıma geldiğimde hala yaşıyor olur mu bilmiyorum. Ki zaten böyle biri gerçekte yok. Olsaydı üzerinden kurguya devam ediyorum. Zaten bakkalsa da çoktan mini bir markete dönüşmüş olurdu. Önüne Algida dolabı konmuş her bakkal sonunda market olmadı mı?

Güneye dair çizimlerimde kendimi hep benzer şekilde resmetmişim.

Kuvvetle muhtemel ki, kapıdan içeri seslendiğimde Osman, elinde iki bira ile çıkıp "N'apıpduru?" diye soruyor olurdu. Soğuk biralarımızı açarken yeni bir sarı yaz gününe selam ederdik. Mır mır koyu bir sohbete dalar, gelen müşterilerle ara verirdik. Hatta sandalyesini çekip bize katılan esnaf bile olurdu. Marinanın önünde yürüyenlerin kulağında birer fısıltıya dönüşüp buz gibi biralarımızı keyifle yudumlardık. O 20-30 dakikaya ne ömürler, ne hikayeler sığardı kimbilir. Son sözü yine Osman ediverirdi:

"Seni de bizim berbere götürüverem. Şunca saçını bi yıkasın, kessin. Adam oluver azcık."

Wednesday, April 10, 2013

Blogtalk

Geçtiğimiz Şubat ayında Grizine'nin hazırlayıp sunduğu Blogtalk programında Saliha Yavuz'un (ve gıyabında Papatya Tıraşın'ın) konuğu olmuş, bir saat boyunca çizmekten, kaçmaktan, Galata'dan, rakıdan aklımıza ne geldiyse konuşmuştuk. Kayıt elime geçer geçmez blog da yayınlayacağımı söylemiştim.

Açılışı Janis Siegel, Bei Mir Bist Du Schon ile yapıyor. Sohbet arasında dinleyecekleriniz ise benim seçtiklerim. Vaktiniz olursa, bir saatlik güzel bir mola... Keyifli dinlemeler...

İstanbul'un saksısı

Bu şehrin, her şeyden uzaklaşmak için gidilebilecek en iyi ve en yakın yerleri nereleri diye sorulsa, sayacaklarımın içinde Belgrad Ormanı mutlaka olurdu. Ben büyüdükçe, küçüldüğüne inandığım orman, 130 yıl içinde sahiden de üçte bir oranında küçülmüş; "Belgrad İçin Hareket" sitesine göre orman alanı 1840’larda 12.000 hektarken, 1870’te 7500 hektara gerilemiş. Bugün ise 5524 hektarlık bir alana sıkışmış.

Çocukken babam götürürdü beni. Sonra da ben onunla gider oldum. Meşe palamudundan düdük yapmayı da orada öğrendim. Kabuğu, doğru tutup üflendiğinde, tiz ve berrak bir ses çınlar. Tek başıma da olsam, arkadaşlarımla da gitsem sonraki yıllar zemini örten yaprakların arasında hep bir meşe palamudu arar oldum. Çünkü düdük yapmayı öğrenirken, babam o kabuğa nasıl üflediyse artık, çıkardığı ıslık içimde bir ize dönüşüverdi.



Parkur ıslah(!) edildiğinden beri nadir gittiğim ormanda, arasında meşe palamudu arayacağım yapraklar yerine, ayaklarımın altında, kırık kiremit taşları hareket ediyor. Tüm parkuru örten bu kırmızı toprağa (kiremit kırığı ve traverten) mesela bebek arabalarıyla girmek imkansız. Yine "Belgrad İçin Hareket" sitesinden okuduğuma göre bu suni örtü ormana zarar da veriyor. Mesela kırık kiremidin pH değeri 9.5'lara çıkabiliyormuş. Bu şu demek oluyor, yürüyüş yolundan süzülen sularla, gölet suyu ve toprağı kirleniyor.

Ormanı git gide köşeye sıkıştırıyoruz.

Geçen pazar Duru ve Hülya ile birlikte Belgrad Ormanı'na gittik. Aslında karar Duru'nun.. Bunu duyduğumda, bir kaç yıl evvelini, ilk ormana gidişimizi anımsadım. O yorucu günün ardından, "bugün hayatımın en güzel günü" demişti. Sözcükleri ortaya dökülürken o kadar utanmış ve sıkılmıştı ki, neredeyse Hülya'nın arkasında kaybolacaktı. Belli ki o sabah yürüyüşünden çok hoşlanmış, hatta yürürken bitiremediği elmayı, ormanın ortasına atmak niyetiyle savurmuş, sırtıma isabet ettirmişti. O kadar gülmüştü ki, artık gülünecek bir şey kalmadığında dahi kahkaha atmaya devam etmişti. Bir araya geldiğimiz zamanlar, arada hatırlarız. Duru elmaya, bense ormanı çınlatan kahkahasına gülerim... Bilmem belki de benim Duru'da bıraktığım iz budur. Çünkü her çocuk hayatına yeni gireni mutlaka işaretler. O işaret bir ize dönüşür.

Daha önce Duru ve Hülya ile gittiğimiz günü resimlemiştim.

Ormanın o çirkin girişini her nasılsa unutmuşum, ilk kez rastlıyormuş gibi şaşırdım. Birkaç yıl önce kimin aklına geldiyse bu devasa takı yapmış, mütevazi ahşap gişeyi başrolden almıştı. Sürekli bir giriş-çıkış trafiğinden veya şansımızdan olacak, park yeri bulmakta zorlanmadık. Fakat girişteki mesire alanı o kadar kalabalıktı ki, bilmesem kendimi İstiklal Caddesi'nde bile sanabilirdim. Tesis ve işletmeler daha da genişleyince, o alan iyiden iyiye hantal bir görünüm kazanmış. Güzelleştireceğim diyerek yola çıkılmış olsa da yapılan hiçbir şey bu ormanın dokusuna maalesef uymuyor. Bazı şeylerin olmamışlığını nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum. Parkur başına konmuş beton çeşmenin çirkinliğinden insanın kalbi acıyor. Estetikten yoksun pek çok noktadan biri. Kütüklerin içinden su akan eski çeşmeleri daha güzeldi. Özetle, ormanı o kadar kötü hale getirmişler ki bir kaç resim bunu göstermeye yeter de artar diye düşünüyorum.

Yeni yapmış olmalılar. Görünce yuh! demeden geçemiyor insan.
Logosunu herşeyin önüne geçirdiği çirkin tabelalar yol boyunca size eşlik ediyor.
Marka, her şeyi ben yaptım diye bağırmaya devam ediyor.
Bu örtü ormana yakışmıyor.

Bir zamanlar yalnız kalmak için de gittiğim orman artık iyice açık hava spor salonu olmuş. Marka ve logolu yönlendirmeler yüzünden o yalnızlık hissini yaşamak imkansız. Uzun süre orman içinde yer almış Vakkorama'nın ahşap eski yönlendirmeleri, yenilerinin yanında oldukça mütevazi kalırdı. Girişte çirkin giydirmeleriyle spor markaları, parkur boyunca her yere logosunu kazımış Fıratpen sizi ormanda bir an olsun yalnız bırakmıyor. Hele az evvel bahsettiğim, yere serilmiş o kırmızı taşlar her şeyi daha da sunileştiriyor. Belgrad Ormanı için artık şehrin saksısıdır tanımını kullanırsam sanırım yanlış olmaz.

Duru'nun "Ne kadar yolumuz var?" sorusunu sık sık yanıtlıyorum.
Otağıtepe'de hep sarıldığım ağaç. Bu gidişimde de ihmal etmedim.

Sporcusu, piknikçisi, çoluğu, çocuğu ve bir de dönüş trafiği ile çekilir çile değil gibi gözükebilir. Lakin hala kuşlar bir başka öter, kurbağaların resitali hala pek şatafatlıdır. Israr ediyorum, ormana gidilecek en güzel saat, sabahın 6'sıdır... Babamdan biliyorum!